Ufak bir değişiklik

Şu sıralar Hacker Mert Ortaçsabah erken kalkan benim siteyi hackliyor. Her işte hayır vardır derler, ben de bunu fırsat bilim temayı değiştirdim. Bir de kitap işine bi daha bakayım dedim.

Ama hepsinden önce benim siteyi çökertip zihinsel mastürbasyon yapanlara iki çift lafım var… Bak kardeşim, benim site ultra güvenlikli, asla hacklenmez bir site olmadığı gibi böyle bir iddiası da yok. Bu siteyi çökertmek sana kişisel tatminin dışında hiçbir şey kazandırmaz. Siteye yapılan her saldırıda ‘iyi dileklerimi’ iletiyorum! Aklında bulunsun…

Polis-gazeteci ilişkisi: Boruotu Cinayeti

Barış Soydan - Boruotu CinayetiBarış Soydan’ın kaleme aldığı Boruotu Cinayeti, büyük bir gazetenin yazı işlerinde çalışan kahramanımız Ufuk Lodos’un gözünden Türkiye’nin güncel meseleleriyle harmanlanmış basın etiği, adalet, anarşizm gibi kavramlara değiniliyor. Romanın ana eksenini ise polis/adliye haberleri ile gazeteler/gazeteciler arasında kurulan ilişki oluşturuyor. Yüksek egolu yöneticiler, kendisini dev aynasında gören köşe yazarları, menfaat üzerine kurulmuş bir sistem…  İstanbul plazasasındaki bir editörün gözünden taşra muhabirine bakışla süslenen romanda gerçeküstü bir cinayet anlatılıyor.

Taşra muhabirliği yapmış biri olarak kitabı okurken taşra muhabirine haksızlık yapıldığını düşünsem de, yerel gazetede staj yaptığım dönemde yaşadığım bir olay kitabı okurken sık sık aklıma geldi. Bahsedeyim biraz; Profesyonel gazeteciliğe henüz başlamamıştım. Kocaeli’de yerel bir gazetede staj yaparken bir kaza haberi geldi. Gazeteden bir muhabirle beraber olay yerine gittik. Motosikletli polis ekibiyle bir otomobil çarpışmıştı. Ben ne olup bittiğini anlamaya çalışırken bazı gazeteciler aralarında konuşup ‘Polisi suçlu göstermeyelim’ dediler. Olay nasıl olmuştu, kim ışık ihlali yapmıştı? Hiçbir sorunun cevabı yoktu. Tek gerçek ‘polisi suçlu göstermeyelim’di.

Boruotu Cinayeti’nden;
“Evet, toplum yüz yıl öncesine göre daha ileriydi. Peki, daha mı iyiydi? Teröristleri binlerce kilometre uzaktan tespit edip kafalarını uçuran insansız hava araçları geliştirmiştik. Mahkemelere bile ihtiyacımız yoktu artık. Güvenlik algoritmalarının yanılgı payı sıfıra yakındı ne de olsa. Toplum artık adalet, eşitlik, özgürlük değil daha fazla güvenlik istiyordu. Daha hızlı savaş uçakları, daha uzun süre havada kalabilen insansız hava araçları, karanlıkta daha iyi gören kameralar… Anlıyordum Umut’un topluma savaş açma nedenini. O beni anlıyor muydu? Onların kurallarını kabul etmeden kölelerin arasında yaşanamayacağını…”

Kitaba şuradan ulaşabulursuniz: http://www.idefix.com/kitap/boruotu-cinayeti-baris-soydan/tanim.asp?sid=DCJOZRKXUC6C3WL023FG

Gözden kaçan bir bilgi

gp_284746[1]DarkMarket operasyonunun Türkiye ayağını ve sanal dünyanın suçlularının hikayesinin yer aldığı yazı dizisini kitap haline getirmeyi düşündüğümü söylemiş olsam da bu konuda yeterli motivasyonu bir türlü bulamadım.

En son sitede yayınladığım bir yazıda, hikayeyi kitaplaştırmak için elinde belge, bilgi olan okuyuculardan yardım istemiştim ancak birkaç kişi dışında dönüş yapan olmayınca, ki onlar da konu hakkında bilgi sahibi değildi, yine işi askıya aldım.

LORD CYRIC KARMAŞASI

Bu arada hikaye üzerinde ufak bir çalışmam oldu. Ancak şimdilik bu kenarda dursun. Yeri gelmişken Misha Glenny’nin Kara Para’sını da tekrar okudum. Olayın Türkiye tarafının büyük bir kısmı kurmaca hikayeler ve güvenilmez kaynaklardan alınan bilgelerle dolu. Kitap içindeki mantık hatalarını saymayacağım bile. Gerçi bu, ‘kedi ulaşamadığı ciğere pis der’ gibi oldu ama sıkı takip ettiğim bir hikaye var ortada. Daha önce bazı eleştirileri Dark Market’in eksik yanları başlığında yazmıştım. Gerçi, ben burada Lord Cyric’in Maydın olabileceği imasında bulunmuştum ancak, konuyu tekrar gözden geçirince bunun pek mümkün olmadığını anladım. Ya kitaptaki Lord Cyric hikayesi doğru değil ya da benim bilgi aldığım kaynaklar bu konuda gerçekleri açıklamamayı tercih etti.

‘CHAO’NUN GÜVENLİĞİNİ ASKERLER SAĞLIYORDU’

chaoYine kitapta ilk okuduğumda gözümden kaçan bir ifadeyi fark ettim, ki bu bence çok önemli; Misha Glenny’nin ‘Kara Para: Dünün Hackerları Bugünün Mafyaları’ (Dark Market) kitabının 303’ncü sayfasında ‘Operasyon tam beş ay sürmüştü çünkü Bilal her gün azar azar kanıt topluyordu. Çağatay’ın yakınlarının çok fazla olmadığı ve güvenliğini askerlerin sağladığını ortaya çıkardı.’ demiş. Eğer bu bilgi doğruysa aslında hikaye çok daha farklı yerlere gider.

OPERASYONUN TÜRKİYE AYAĞI

Dark Market operasyonunda FBI ve Gizli Servis’in ayrı ayrı çalıştığı yine kitapta yer alan bilgiler arasında. Türkiye’de FBI ile çalışan ise Ankara Bilişim Suçları ve Sistemleri Şube Müdürü Bilal Ş… Hikayede onun çalışmalarına ilişkin çok fazla veri yok. Kendisiyle görüştüğümde bilgi vermemeyi tercih etmişti. İstanbul Bilişim Suçları da konuyu takip ediyordu, koordineli bir takip miydi yoksa ABD’deki gibi birbirlerinden bağımsız mı çalıştılar bilemiyorum. Olayın sıcak anında edindiğim izlenim koordineli değillerdi ya da koordineli görünmemeyi bilinçli olarak tercih etmişlerdi.

Bu konunun kredi kartı dolandırıcılığına indirilmesi olayı basitleştirmek olabilir. Son günlerde ortaya çıkan dinleme, izleme bilgileri Edward Snowden’ın ifşaatlarıyla birlikte dijital dünyeda yaşananlar daha büyük ilgiyi hak ediyor.

Şimdi ben bu konuyu araştırsam, zaman ve emek harcasam, hazırlayacağım kitabı e-kitap olarak yayınlayacağım. E konuyla ilgilenenlerin çoğu zaten dijital konularda uzman, e-kitabı satın almak yerine beleş indirip okuyacaksınız. Şimdilik yazı dizisiyle idare edin…

 

Ziyaretçilerden ricamdır…

Hacker Mert Ortaç

 

Onurlu Hırsızlar yazı dizisini kitap haline getirmek istiyorum. Bu konuda bilgisi olan arkadaşlar benimle irtibata geçerse sevinirim.

Bloğumun ziyaretçi trafiğinde fark edilir artışın neye bağlı olduğunu araştırırken, ‘Mert Ortaç’ aramalarının arttığını gördüm. ‘Acaba ne oldu?’ diyerek bir de ben arattım. Bir mankenle ilgili fotoğraflar ve iddialar nedeniyle ‘Mert Ortaç’ı merak edenler benim siteye de uğramış.

Mert Ortaç’ın kahramanlarından olduğu DarkMarket operasyonunu anlattığım Onurlu Hırsızlar yazı dizisini, dizinin başında da belirttiğim gibi, kitaplaştırmak istiyordum. İnternet üzerinden bana ulaşan bir arkadaş, ‘Neden e-kitap olarak yayınlamıyorsun?’ deyince bu konuya tekrar eğilmeye karar verdim.

BU KONULARDA BİLGİSİ OLANLARDAN RİCA…

Şimdi bu satırları okuyanlardan bir ricam olacak; DarkMarket, ChaO, kredi kartı kopyalama ve bu konularda bilgisi olan arkadaşların bu bilgileri benimle paylaşmasını rica edeceğim.

MAKSİK KONUSU

Özellikle vakti zamanında, Maksik’in yakalanmasıyla ilgili önemli bilgiler veren ve görüntü paylaşacağını söyleyen arkadaşa daha sonra ulaşamadım. Eğer kendisi burayı okuyorsa tekrar iletişim kurmasını rica ederim.

Kitaba isim önerilerine de açığım…

Bana ihsan.aydn ( ) gmail adresinden ulaşabilirsiniz.

Taciz haberi verirken bir kez daha düşünün!

Çocuklara yönelik taciz haberlerinde artış var. Bir süredir medyada bu konuda oldukça detaylı haberler yer alıyor. Geçen bir yayın organı çocukların istismardan nasıl korunması gerektiğini ve medyanın üzerine düşen sorumlulukları haber yapmış. Ama kullandığı fotoğraf yarı çıplak bir çocuk fotoğrafı. Geçmişte de bu tür durumlarla karşılaştığımız oluyordu. Haberciler için bu konuda kılavuz niteliğinde bir yazı var. Medya dünyasındaki arkadaşların bu konuda daha fazla hassasiyet göstermesi gerekiyor.

 

Uzman Pedagog ve Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi Adem Güneş, çocuk tacizi-tecavüzü haberlerinde duygusal bir dil, fotoğraf ve ayrıntı verilmemesi gerektiğini söyledi.
Çocuk tacizi haberleri diğer haberlere benzemez. Eğer haberin verilişinde birtakım pedagojik prensipler gözden kaçırılırsa, kaş yapayım derken göz çıkarılabilir. Taciz olayları bir kar topu efektine dönüşme riski taşır.
Haberleri verirken ve okurken şu hususlara dikkat edilmeli:
1- Taciz haberleri ayrıntısı ile verilmemeli. Neden?
Bunun birkaç nedeni var. En önemli nedeni, böylesi haberlerin bu işe meyilli kişileri tahrik etmesidir. Zira bu haberleri sadece ruhen sağlıklı kişiler değil; aynı zamanda suça meyilli insanlar da takip etmektedir. Bir taciz olayının en ince detayına kadar veriliyor olması, haberi okuyan tacizcinin haberden haz almasına neden olur. Bir olayın hemen ardından birçok ilde benzer olayların olmasının altında bu gerçek vardır. Haberlerdeki detay, anne-babaların kaygı düzeyinin yükselmesine neden olur. Kaygı düzeyi yükselen ebeveynler, çocukları tehlikelerden korumak için akılcı tedbirler yerine, duygusal ve panik halinde önlemlere başvurur. Bu durum çocuklarda kaygı bozukluğuna ve çocuğun sosyal çevreden korkmasına yol açar.
2- Çocuk tacizi haberlerinde mağdur veya mağdurenin resmi yayınlanmamalı. Neden?
Pedagojik açıdan bakıldığında fotoğraf yayınlamanın sadece etik açıdan sorun olması değil, aynı zamanda yayınlanan fotoğrafın yeni tacizlere zemin hazırlayacağının da bilinmesi gerekir. Zira haberi takip eden anne-babalar mağdur olmuş çocuğa şefkat ve merhametle bakıyor olmalarına rağmen, tacizcileri çocuğun kendi duygularının tatmini olarak izlerler. Yaşanan bir taciz olayında sadece çocuk değil; annesi, babası, kardeşleri ve yakınları da mağdur olur. Hiçbir kişi kendi kardeşinin taciz haberini, resmini ve detayları gazetelerde görmek istemez. Böylesi bir durum o aile üzerinde ciddi bir psikolojik yıkımı beraberinde getirir.
3- Haberlerde duygusal ifadeler yerine objektif kelimeler kullanılmalı. Neden?
Bu tür haberlerde kullanılan duygusal dil, olayı yaşamış kişilerin rehabilitasyonuna ciddi darbe vurur. Yıllar önce yaşadığı bir olayın psikolojik yıkımını üzerinden atmak üzere pedagog ile görüşen bir kişi, art arda yayınlanan haberlerden ötürü rehabilitasyonunu durdurabilir. Uzman kişi, rehabilite etmeye çalıştığı mağdur veya mağdureye yaşadığı olaydan dolayı kaybettiği güven duygusunu yeniden kazandırmaya çalışırken, kişinin topluma olan güveninin ha bire yıkılıyor olması bu süreci sıkıntıya sokar. Kişi yaşadığı toplumdan nefret eder hale gelebilir. Haber, sadece haber olarak ve toplumsal bilinçlenme ve dikkat kesilme adına verilmelidir.
4- Suçlunun nasıl yakalandığı detaylandırılmamalı.
Olayın failinin nasıl yakalandığı, diğer tacizciler tarafından bilinirse aynı hatayı yapmamak üzere o haberden tecrübe kazanmış olurlar.
5- Tacizcinin görüntüleri medyada yer almamalı.
Medyada yer alan tacizci fotoğrafları aynı fiziksel özelliklere benzeyen kişileri ve o kişilerin etrafındaki aileleri tetikler. Ortada hiçbir sebep yokken, birçok kişi yayınlanan fotoğraflardan dolayı mağdur olabilir. Fotoğrafı kendi babasına, amcasına veya akrabasına benzeten çocuklar böylesi bir benzerlikten dolayı duygu dünyalarında ciddi kırıklıklar ve korkular yaşayabilirler.
6- Taciz haberleri mutlaka verilmelidir. Neden?
Yukarıdaki pedagojik şartların yerine getirilmiş olması şartı ile taciz haberleri medyada mutlaka yer almalıdır. Zira tacizin tabu olduğu toplumlarda tacizcilerin cesaret aldığı bilinen bir gerçektir. Taciz olaylarının objektif olarak medyada yer alması, konunun gündemde kalmasına neden olacağından, sivil toplum örgütleri ve toplumun her katmanı konuya karşı duyarlıklarını kaybetmeyecektir.

KAYNAK: HABER7

Haşhaşiler kimdir?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 14 Ocak tarihli AK Parti grup konuşmasında bahsettiği Haşhaşiler, Ezel adlı diziyle popüler kültüre girmişti. Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı Ramiz Dayı karakteri zaman zaman Haşhaşhilerin kurucusu Hasan Sabbah’tan sözler aktardığı dizi sonrası, gündemden düşen yapılanma Başbakan Erdoğan’la  tekrar merak konusu oldu.

 

 

fft81_mf1913433

Sünni İslam’a karşı dini bir yapılanma olan ve İsmaili tarikatı şeklinde adlandırılan Haşhaşilerle ilgili temel bilgilere şuradan ulaşabilirsiniz: 

 

Tarikat, örgüt, devlet ya da yapılanma… Farklı kaynaklarda farklı şekilde adlandırılan Haşhaşilerin kurucusu ve fikir babası Hassan Sabbah’tır. Hasan Sabbah, Emir Zerrab’la tanıştıktan sonra İsmaili’lik öğretisini benimsemiştir. (Bir Zerrab da burada çıktı karşımıza)

 

Hasan Sabbah’ın sistemi, takkiyecilik (kendini gizleme, farklı davranma) üzerine kurulmuş; dai’ler (fikirleri yaymak için öğreticiler) ve fedailerden oluşuyordu. Fedailer dai’lerden seçilip, amaç uğruna gözünü kırpmadan ölümü göze alan kişilerdi.

 

Temelde Sünni İslam’a ve dönemin güçlü devleti olan Selçuklulara karşı oluşan bu yapılanmada fedailer hedef devlet içine sızarak kendilerini belli etmeden uzun süre, devlet içnide bulunup vakti geldiğinde de devlet görevlilerine suikastlar gerçekleştiriyordu. Haşhaşilerde suikast hançerle yapılıp, suikastı yapan kendini gizlemez ve ideolojisini anlatırdı. Suikastçı ölümü göze aldığı için suikastları kalabalık içinde halkın çok olduğu yerlerde gerçekleştirirdi.

 

Bazı kaynaklarda suikastçının sağ kalmasının ayıplandığı bilgileri yer alıyor.

 

Hasan Sabbah’ın fedaileri nasıl ikna ettiğine dair bazı kaynaklarda yer alan bilgiler ise şöyle; Hasan Sabbah’ın yaşadığı Alamut kalesinin bahçeleri cennet tasvirindeki çeşit çeşit meyveler, ırmaklardan oluşur; bahçelerde güzel kızlar dolaşırmış. Kişiye içirilen ve formülü Hasan Sabbah tarafından hazırlanan bir iksirle kişi kendisini cennette sanır ve buraya ulaşmak için emre kayıtsız itaat edermiş. Bu iksirin içinde haşhaş olduğu idda edilmekte. Haşhaşi sözünün buradan geldiği ve İngilizcede suikastçı anlamına gelen ‘assasian’ın kelime kökünün Haşhaşi olduğu bilinmektedir.

Başbakan Erdoğan’ın 14 Ocak tarihli konuşmasının tamamını buradan izleyebilirsiniz. 

Not: Bilgiler çeşitli internet sitelerinden derlenmiştir.

İhsan Aydın

Sadun Özkaya’ya 3 bin 123 yıl hapis

Sadun Özkaya

Kredi kartı ve banka kartı kopyalama suçundan birçok kez yakalanan ve son olarak da internet üzerinden uyuşturucu sattığı iddiasıyla göz altın alınan Sadun Özkaya 2006’da göz altına alındığı davaya ilişkin kararla 3 bin 123 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Sadun Özkaya 2008’de de yine kredi kartı ve banka kartı dolandırıcılığıyla ilgili göz altına alınmıştı.

DHA’dan Aziz Özen imzalı haber şöyle: İSTANBUL, İzmir ve Antalya’da 1247 kişinin banka kartlarını kopyalayan çete üyeleriyle ilgili dava karara bağlandı. İstanbul Adalet Sarayı’ndaki davada,  çetenin elebaşısı Ferhat Çelik, her bir mağdur için 3 yıl olmak üzere toplamda 3 bin 752 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkemede cezada indirim de uygulamadı. Sanık Sadun Özkaya’ya ise toplamda 3 bin 123 yıl 3 ay hapis cezası verildi. Aziz ÖZEN/İSTANBUL

ABD’nin dünyayı izlediği bilgisi yeni değil

CIA ajanı Edward Snowden’in

Eski CIA ajanı Edward Snowden’in yaptığı ifşaatla dünya, ABD’nin dünyayı takip ettiğini fark etti. Bilindiği gibi Snowden, NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) tarafından dünya çapında yürütülen dinleme ve istihbarat çalışmaları hakkında The Guardian ve The Washington Post gazetelerine açıklamalarda bulunmuştu. Bilgisayarların takip edildiği, epostaların izlendiği, telefonların dinlendiği gibi bilgileri içeren ifşaat sonrası eski ajan memleketini terk etmek zorunda kaldı.

Aslında, ABD geçmişten günümüze filmler, diziler, kitaplarla bu bilgiyi normalleştirmiş ve herkes ABD’nin zaten bunu yaptığını kabullenmişti. Yani

sıradan vatandaş ‘Bu yeni bir şey değil ki!’ diyordu.

Aslında evet, bu bilgi yeni değil. Bunu 2008 yılında FBI’ın yürüttüğü DarkMarket operasyonunda tutuklanan Türk hacker ChaO (Çağatay Evyapan), tutuklanmadan önce verdiği röportajda söylemişti. Hatta, NSA ve diğer kurumlar için bilgisayar sistemlerinde bırakılan açıkları keşfeden hackerların, bu açıkları 50 bin dolar karşılığı sattığını dile getirmişti. ChaO’yla mail üzerinden yaptığım görüşmede verdiği bilgi şöyleydi; “FBI geçen sene sonu ve bu sene başında (2007-2008), kendilerinin online suçlarla mücadele için başkalarının bilgisayarlarını ele geçirmek için detect (belirlenemeyen) edilemeyen Trojan (Bilgisayarlardan bilgi çalmak için yerleştirilen yazılım) kullandıklarını resmi olarak açıkladı. Microsoft ilgili yasalar gereği NSA, FBI, CIA gibi kurumlara yardımcı olmak zorunda, bazı açıklar özellikle kapatılmamakta. Tabii bu gibi açıkları biz tespit ettiğimiz zaman o zaman işleri çok zorlaşmakta. Çünkü açıkları bizim kullanmamız onlara karşı operasyon yapmamız riskini meydana getirmekte ve bu onların bir hayli canlarını sıkmakta. İlgili kapatılmayan açık (yaklaşık 5 senedir!) şu anda $50,000′a satılmakta. Kişisel olarak kapatılmayacağına inanmaktayım.

 

Chao’nun yakalanmadan önce verdiği röportajda bahsettiği konuyla ilgili buradan bilgi alabilirsiniz:http://ihsanaydin.net/onurlu-hirsizlar-7-darkmarkette-neler-oluyor/

‘Maalesef bir süre daha eşit yaşayacağız’

star_2

Gezi Parkı eylemlerinin iyi niyetle başlamıştı. Doğayı koruma adına başlayan tepkiye yaşam biçimlerine müdahale edildiğini düşünen insanlar eklendi. İyi niyetli ve demokrasi sınırları içinde başlayan bu tepkiye yönelik polisin sert müdahalesi toplumun tepkisini çekti ve olaylar büyüdü.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ‘mesaj alındı’ dedi. Başbakan Vekili Bülent Arınç’ın, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun yaşananlardan dolayı pek mutlu olmadığını gördük. Ancak bir türlü Başbakan Erdoğan tavrından taviz vermedi. Hep ‘neden bu kadar sert bir tutum sergileniyor? Başbakan neden balkon konuşmasındaki gibi kucaklayıcı bir konuşma yapmıyor’ soruları soruldu. Başbakan bu üslupla oylarının arttığını biliyordu. Bazı seçmenler, başbakanın tavizsiz tavrı, sert tutumu nedeniyle  seçimlerde AK Parti’ye oy vereceklerini söylemeye başladılar. Oy arttırmak için Başbakan’ın sert bir tutum izleyeceğine ihtimal verilmese de, tavizsiz tutumun başka bir mantıklı açıklaması yoktu. Bu teori konuşulmaya başlayınca ‘oy arttırmak için’ kanaati oluştu.

Ancak Salı günü yapılan grup konuşmalarında Erdoğan, ‘Bir yakınımın gelinini yerlerde süründürdüler’ dedi. İlk başlarda karşı propaganda olarak görünen ve mizah konusu yapılan ‘Bir kadının dövüp yerlerde süründürmüşler. Üzerine idrarlarını yapmışlar’ iddialarının aslında gerçek olduğu ortaya çıktı. Önce Yeni Şafak’tan Abdülkadir Selvi ardından Star’dan Elif Çakır yazdı ve Radikal haber yaptı. Yazılanları okuyan vicdan sahibi her insanın tüyleri diken diken olmuştur. Ancak burada altı çizilmesi gereken nokta, yapılan bu saldırının eylemcilerin bir kesiminin zihin yapısının

anlaşılmasına yönelikti. Başörtülü olduğu için 6 aylık bebeğiyle sokaktaki bir kadını tartaklamak, hakaretler etmek, ‘devrim yaptık, Tayyip’i asacağız’ demek karşı tarafta nasıl okunur? Başbakan Erdoğan olayların ilk günlerinde bu olayı öğrendikten sonra tavizsiz bir tutum içine girdi. Bu konuyu Cumhurbaşkanı ya da kabineyle paylaşmadı. Uzlaşı mesajları verenlere bu görüntüleri (MOBESE görüntülerinin olduğu söyleniyor) izlettirdi. Zaten bu konuşmanın ardından Vali de, Cumhurbaşkanı da tavrını değiştirdi. Bu olaya ‘münferit’ diyebilirsiniz. Ancak çevremdeki insanlar ve sosyal medyadan duyduklarım ‘münferit’ten biraz fazla olduğunu gösteriyor.

 

Endişeli bir kesimin iyi niyetli başlayan ve polisin orantısız güç kullanarak müdahale etmesiyle büyüyen olaylar bana göre meşrutiyetini kaybetti. Elbette ki bu, yaşam tarzına müdahale edildiğini düşünen endişeli kesimin taleplerinin dikkate alınmaması gerektiği sonucu çıkarılmamalı ancak, ‘iktidarı ele geçirdiğinde kendisinden olmayanı asıp kesmeyi düşünen’ bir kesimin fırsat bulduğu anda çok daha fazla şeyler yapabileceğini öğrendik.

Başörtülü bir arkadaş, ‘Maalesef bir süre daha eşit olacağız’ diye yazmıştı. Sanırım bu cümle durumu özetliyor.

Daha demokrasiyi öğrenememişiz.
Hadi dağılıp biraz düşünelim…

İyi başladı, kötü gidiyor!

gezi-parki-nda-biber-gazi-gunun-fotografi_haber_4838520

Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesi üzerine başlayan olayların büyümesi ve tüm ülkeye yayılmasında ne etkili oldu? Öncelikle olayları ‘iki ağaç’  ya da ‘Gezi Parkı’na sığdırmak yanlış olur. Bir süredir tedirgin olan bir kitle vardı. Yaşam biçimlerine müdahale edildiğini düşünen bu kitleyi ‘içki düzenlemesi’nin dini referansla savunulması iyice kızdırmıştı. Aynı günlere denk gelen üçüncü köprünün Alevi vatandaşları rahatsız edecek bir isim verilmesi eklendi. Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesini engellemek isteyen az sayıdaki aktivist ve iyi niyetle orada bulunanlar, iktidarın ‘güç bende istediğimi yaparım’ tavrına ve polisin sert müdahalesine reaksiyon gösterdi. İlk iki gün baskı karşısında direnen, AK Parti’ye oy vermiş kişilerin de katıldığı Taksim olayları üçüncü ve dördüncü günün de farklı bir boyuta taşındı.

Medya ilk iki gün görevini yapmaması sosyal medyadaki provokatif haberlerin yayılmasına neden oldu. Sonradan topa giren basın, olayları objektif aktarmak yerine kendi penceresinden değerlendirdi. Kimisi polisi, kimisi göstericileri haklı çıkartacak haberler yaptı. Medyanın boş bıraktığı alanı dolduran sosyal medyada inanılmaz bir bilgi kirliliği yaşandı. Giderek büyüyen olaylar Türkiye’nin dört bir yanına yayıldı.

Başbakan da, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı da polisin aşırı güç kullandığını söylüyor. Görüntüler de bunu gösteriyor. İkinci günden sonra bir etkiye tepki durumu oluştu.  Şahsen ilk iki gün yapılan eylemleri gönülden desteklesem de sonrasında gelişen olayları tasvip etmiyorum.

Umarım olaylar daha fazla büyümez. Protestolar demokrasi sınırları içinde kaldığı sürece gönülden destek vereceğim. Ancak hem protestocular hem de siyasiler ‘ötekileştirerek’ toplumu germeye devam ediyor. Herkes bir düşman arıyor. Medya objektif olmalı ve kışkırtıcı bir dil kullanmamalı. Ne yazık ki bunu yapamadı, yapamıyor! Siyasiler uzlaştırıcı bir dil kullanmalı. Ne yazık ki henüz bunu yapan olmadı! Eğer bu işin altında başka hesaplar yoksa herkes daha soğuk kanlı davranmalı.

Özetle, halkın tepkisi olarak başlayan gösteriler ulusalcıların hükümet devirme çabalarına dönüştü. Seçimle gelmiş bir parti ancak seçimle gitmeli. Aksi durumda kaybeden halk olacaktır.